Merhaba güzel insanlar, bundan kısa bir süre önce Engin Günaydın ile yapmış olduğum röportajı belirli düzenlemelerden sonra yeniden yayınlıyorum. Aldığım gayet özgün ve doyurucu cevapları sizlerle de paylaşmak istedim.  Engin Günaydın’ın bazı sorulara verdiği cevapları dönüp tekrar tekrar okuduğum da oldu. Bu yüzden röportajı okumanızın belirli konularda sizlere farklı bir bakış açısı ve ufuk kazandıracağı ümidini taşıyorum.  Şimdi aradan çekiliyor ve sizi Engin Günaydın ‘ın özgün ve doyurucu konuşmasıyla baş başa bırakıyorum.

Engin Günaydın Röportajı - Yavuz Caner Aktekin - Parasutlu Supermen

Engin Günaydın Röportajı Başlamadan Önceki Son Hazırlıklar

Röportaj – ENGİN GÜNAYDIN

Bir oyuncu olarak şöhret kavramına bakış açınızı merak ediyorum, sizce şöhret bir zehir mi yoksa başarıya ulaşmada köprü niteliğinde kullanılabilecek bir araç mı?

Şöhret mesleğin bir parçası. Şöhretli olmazsam iyi para kazanamam, seyirci beni tanımalı ki yaptığım şeyleri görme arzusunda olsun.Şöhret olması gereken bir şey ama bir çok kişi de gördüğümüz gibi,benim üzerimde kalan beni hastalandıran bir konu olmamalı. Zaten bir çok insanın da hayatına, psikolojisine ciddi zararlar da verir. Ben kendisini çok önemli gören ve ciddi şekilde rahatsızlanan kişiler tanıdım. Şöhretli ama ruh hastası (gülüşmeler), sadece oyunculukta değil iş dünyasında da futbolda da siyasette de hepsinin genel hastalığı şöhrettir.

Bir sanatçı olarak içinde bulunduğumuz atmosferde sizi en fazla rahatsız eden şey nedir?

Bu ülkedeki insanların birbirleri arasındaki mesafenin açılması beni çok rahatsız ediyor. Bu ülke insanının birbirleriyle iletişimi çok güçlü ve samimi iken nasıl bu kadar ayrılabiliyor, nasıl insanlar birbirlerinden bu kadar soğutulabiliyor ve nasıl bazı insanlar bundan nemalanabiliyor. Bu beni çok sinirlendiriyor. Bunu yapanlar, bu tuzağa kananlar, hepsi beni aslında çok sinirlendiriyor.

Sizce biz özgür müyüz? Düşünceler özgür mü? Bir sınırlama ve  tutsaklıktan bahsedecek olursanız düşünmeyi, özgürlüğü kısıtlayan, manipüle eden değerler mevcut mu?

Bu her zaman vardır aslına bakarsan. Özgürlük yönetenlerin pek hoşuna giden bir konu değildir. Bir şeyi veya bir topluluğu yönetmek istiyorsanız, olabildiğince onların salak olması daha iyidir. Hiçbir yönetici çok fazla didikleyip kurcalayan insanları pek sevmez. Bundan dolayı fazla konuşanı da, fazla düşüneni de sevmezler.

Engin Günaydın

Sanat bundan nasibini nasıl alıyor? 

Kendi yolunda hareket ettiğin sürece bir sorun olmayacağını düşünüyorum. Örnek vermek gerekirse, Cafer Penahi’ye İran’da ki baskılara rağmen nasıl bu kadar güzel film çektiği sorulduğunda” Bu baskılar benim iyi sinema yapmama sebep oluyor” demişti. Yani bu baskılar sanatı çok enterese etmiyor. Özgürlüğü kısıtlayan şeyler eseri daha dokunaklı hale getiriyor. Bizde sanat çok kaba ve hoyrat. Biraz daha eski şiirlerimizde olduğu gibi dokunaklı hale gelmemiz gerekiyor. Biz çok büyük bir kültürün içinden gelme bir ülkeyiz. Fakat bunun farkında mıyız onu bilmiyorum. Belki tiyatroyu bunlardan ayırabilirim ama açıkçası televizyon dizilerinin çok hoyrat ve kaba olduğunu ve  bu özelliklerin iyi değerlendirilemediğini düşünmüyorum.

Peki gündemi takip edebiliyor musunuz?

Gündemi yakından takip etmeye çalışıyorum fakat bir gazeteci kadar değil. Psikoloji takibi daha ilgimi çekiyor. Toplum acaba olaylara karşı nasıl tepkiler veriyor, birbirlerine karşı nasıl konuşuyorlar onları merak ediyorum. Bunların dışında , şurada şöyle olmuş burada böyle olmuş diye ilgilenmiyorum.

Biraz da Rollerle ilgili konuşalım, bir tiyatrocu olarak rolü nasıl tanımlıyorsunuz?

Unutmamak lazım ki rol normal hayattaki herhangi bir kişiliktir. Senarist o kişiyi diyaloglandırır, yazar, çizer ve biz oyuncu olarak onları, normal hayatın dışına çıkartmadan, içerisinde tutarak, samimi bir şekilde seyirciye yansıtabilmemiz gerektirmektedir. İşte biz bu hale rol diyoruz, mesleğimizde tam olarak budur.  Roller gördüğümüz herhangi birileridir. Senaristin beğendiği, hikayesine uygun karakterlerdir.

Bir çok karakteri canlandırdınız. Rollerinize bakış açınızdan bahseder misiniz?

Ben rollerime çalışırken her zaman “bu son rolüm, bana artık şans verilmeyecek” diyerek çok dikkatli, konsantre bir şekilde çalışıyorum. Bazen bu geniş bir kitle tarafından hiç ilgi görmezken bazen de geniş bir kitle tarafından çok beğenilir, sevilir. Öyle rollerim oldu ama benim bütün rollerime karşı ilgim alakam aynı düzeydedir.

Peki önceden canlandırmış olduğunuz ve gerçek hayatta yerinde olmak istediğiniz bir karakter var mı? Engin Günaydın değil de o karakter olsaydım dediğiniz bir karakter mesela…

Öyle bir şey istemem. Çünkü insan ne kadar zavallı da olursa olsun, kendisinden yine de bir memnuniyeti vardır. Mücadele her zaman insanın kendi kendisiyle oluyor. Benim de öyle. Memnuniyetsizlikler var ama bu memnuniyetsizlikler de zaten bizleri o kişi,şu kişi veya bu kişi yapıyor. Ben bulunduğum kişilikten memnunum ve değiştirmeye hiç niyetim yok ve hiç tavsiye etmem.(gülüşmeler)

Engin Günaydın

 

Oynadığınız karakterlerin tekrar içine girebiliyor musunuz? Örnek vermek gerekirse tekrardan bir Burhan Altıntop olabiliyor musunuz?

Sahne üzerindeyken zaten yapmam gereken şey odur. Burhan Altıntop hayat enerjisi yüksek psikolojik ve hayata tepeden bakan bir karakterdi. Onun için ben de kendimi ve psikolojimi yukarıda tutmaya çalışıyordum. Ancak öyle oynayabiliyordum. Şimdi oynamam çok zor çünkü psikolojim öyle bir yerde değil.

Hazır rollerden bahsederken tiratla alakalı konuşsak, mesela iyi bir tirat nasıl olmalıdır? Tirat oynarken  dikkat ettiğiniz şeyler neler?

Tirat başlı başına zor bir konu. Çünkü tirat bir karakterin en köşeye sıkıştığı andır. Bunun için karakter konuşma ihtiyacı duyar ve bu aslında bir psikolojik dökümandır. Tiratlar psikolojinin ve konuşmanın en ağır olduğu yerlerdir . Önemli olan orada karakterin nasıl köşeye sıkıştığını iyi anlamak, oradaki  o psikolojiyi seyirciye tarif edebilmektir. Eğer o karakterin duygularına dokunabilirsen, sırtını yaslayabilirsen işin kolaylaşıyor tirat oynarken.

Peki bir sinema ve tiyatro oyuncusu olarak Türk sinemasına bakış açınız nasıl ve şuan çok fazla takip ediyor musunuz?

Ben Türk sinemasına iyi bir yerde görmüyorum. Türk sineması bir mahalle kıraathanesine benziyor. Çok kötü senaryolar var, çok kötü oyunculuklar var, çok kötü hikayeler var. Türk sineması kendi kendini yok etmekle meşgul. Ben onun için orada pek olmak istemiyorum.

Tek kişilik gösterileriniz de oldu. Bunun zorluklarından biraz bahseder misiniz?

Tek kişilik  gösterilerde bütün seyirci seninle ilgilenir ve sahnedeyken kaçış yerin yoktur. Ondan dolayı çok stresli bir iştir, ben onun stresini kaldıramadığım için gösteriyi bırakmak zorunda kaldım. Uyuyamıyordum, gösteri saati yaklaştıkça çok heyecanlanıyordum. Gösteri bittikten sonra hissettirdiği çok güzeldi. Ama o stres ve gerginlikten kendimi kurtaramadığımdan yapmak istemedim. Yapanlara tavsiyem; bunun kişisel bir konu olduğunu bilmeleri. Var olan problemleri yine kendilerinin çözmesi gerektiğiniz anlamaları. Çünkü ben gösteri yaptığım zaman sahneye çıkacağım vakte 5 dakika kalana kadar ziyaretçilerim oluyordu, son 5 dakikada tek başıma kalıyordum ve orada anlıyordum ki aslında bana yardım edecek kimse yok.

İyi bir senaryo deyince sizin aklınıza gelen ilk şey ve yoğunluğunun diğerlerine göre daha fazla olması gerektiğine inandığınız kavram nedir?

Oyunculuk bir psikolojidir. İnsanlar bir psikolojiyle hareket eder. Başlarına bir sorun gelir ve biz karakterin başına gelen sorunda, o karakter ne yapar diye izleriz. Ben rolümü yaparken ilk baktığım şey, karakterin aslında nasıl bir psikolojide olduğudur. Mesela adam normal işindedir sonra eve gelir ve karısı der ki “Ben senden ayrılmak istiyorum.”  İşte orada psikoloji değişmeye başlar. Aslında normal bir düzenekten sonra karmaşık bir dünyanın içerisine girer ve sonrasında o karakterin problemi nasıl çözeceğini biz seyirci olarak izleriz. İyi bir senaryo zaten psikoloji barındıran bir senaryodur. Ben de oyuncu olarak bu tip senaryolarda oynamaktan hoşlanıyorum. Çünkü psikoloji tarihi, seyirci ile kurulan o yakın bağ hoşuma gidiyor ve filmleri kalıcı hale getiriyor. Film dediğin bugün veya yarınlık bir konu değil, 2000 yıllardan beri bir çok film çekildi ama hangi filmler hatırlanıyor? 10 sene sonrasında hangi filmleri seyredeceğiz? Şuan biz 1970’li 1980’li yılların filmlerini izliyoruz. Bizim dönemimizde yapılan filmler 10 sene, 20 sene sonrasında izlenebilecek mi onları göreceğiz. Ben on sene, yirmi sene, elli sene sonra da izlenebilecek filmlerde oynamak istiyorum.

Peki biraz sinemadan bahsetsek nasıl olur? Bir sinema kendi kültürü ile ivme kazanmak yerine popüler tüketici reflekslerine uygun içerik hazırlama sürecine girmeli mi? Türk sinemasını bu konuda nerede görüyorsunuz?

Bir sinemanın kendine ait bir kültürü olması gerekir ve bununla ivme kazanması, kazanabilmesi kültürün kendine ait özellik ve derinliğiyle yakından alakalıdır. Türk sineması aslında; çok yoğun duygular barındıran, çok iyi bir tarihi geçmişi olan, çok köklü bir ülkeye sahip. Dün doğmuş bir yer değil. Mesela bu psikolojiyle ilgilenmek çoğu yapımcının ilgisini çekmiyor. Bu zor, ağır ve meşakkatli geliyor. Daha ucuz, nereden para kaparım ve nereden seyirci avlarımın peşindeler daha çok. Bizde hala seyirci ördek gibi görülür, kaç tane ördek avladın diye sorulur? Böyle yapımcılar çok ve bu mentaliteye sahip oyuncularda piyasada bol olduğundan, popüler fakat içeriğinde psikolojik bir yoğunluk, bir duygu veya öz hikayelerden oluşan orijinal bir senaryo göremiyoruz.

Engin Günaydın

Peki Türk sinemasını marka haline getirebilmek için nelere ihtiyaç var?

Öncelikle maalesef  Türkiye’de kimin ne olduğundan kimsenin haberi yok. Tutturdular onlar Müslüman onlar Ermeni bunlar Kürt. Saçma sapan diziler yapılıyor, bir bakıyorsunuz  ne öyle Kürt  var, ne öyle Ermeni var, ne de öyle Laz. Sinema adına saçma sapan hikayeler uydurulduğu için bu toplum kendi insanını tanımıyor, tanımadığı için de onlar öyle, bunlar böyle diyerek birbirlerine atıp tutuyorlar. Sinema bu konuda görevini yerine getirmiş değil. Eğer sinemayla ilgili acil bir politika olacaksa  bu konuda olmalı. Kendi toplumunu, duygularını, ilişkilerini, birbiriyle kurduğu ilişki ağını ivedilikle seyirci karşısına çıkarmalı. Böyle olmayınca bir başkası seni sürü gibi görüyor;  bir tarafa çekiyor ve sonra herkes o tarafa sonra sürükleniyor ve   Sinema bu görevini yerine getirmediği için gittikçe aptallaşıyoruz.

Biraz da sizle ilgili konuşsak nasıl olur 🙂 Şaşaa ve gösteriş hayatınızın neresinde? Bunlar kendi duygularınızın dışına çıkmanıza sebep olabiliyor mu?

Şaşaalı ve gösterişli bir hayatı hiçbir zaman sevmedim. Son derece basit ve basit duyguları içeren hayatı tercih ettim. Öbür türlüsü bence sanal, gerçek olmayan ve insan psikolojisine ve özellikle de mesleğime faydası olmayan konular. Çünkü meslekte en önemli konu psikolojidir. Ben de kendi duygularımın dışına çıkmak hiçbir zaman istemedim istemiyorum ve şaşaanın, gösterişin beni kendi duygularımdan uzaklaştırmasına da izin vermek istemiyorum. Vermiyorum da 😀

Peki maddi kaygı orijinal eserlerin ortaya konmasına engel mi?

Yaptığınız işi eğer iyi yaparsınız bir para ile karşılaşırsınız. İyi yapmaya devam edin zaten para bir şekilde sizi bulur. Bir şeyi sadece para için yapmak size her şeyi kaybettirebilir, mesleği olan aşkımız kaybettirebilir . Para aslında sizi psikolojik olarak yerlere götüren bir şey değildir. Sizi psikolojik olarak yerlere götüren şey mesleğin ilkeleridir. Bunun dışına çıkmamak lazım.

Ego oyunculuk adına ne anlam taşıyor ?

Ego sonraki bir aşamadır ilk önce oyunculuk vardır. Biz oyunculuk yaparız , mesleğimizi yapmak zorundayız. Ego oyunculuğunun üzerine bulaşan bir leke gibidir. Oyunculuk yaparken egoyu bir kenara bırakmak gerekir.

 Sanat dünyasındaki dostluklar balon gibidir sözüne katılıyor musunuz? Dostluk sizin için ne ifade ediyor?

Dostuna bağlı tabii ki. Benim dostlarım çok eski, konservatuara dayanıyor. Bu serüvende çok çeşitli sorunlar yaşadık, ancak birbirimize tutunduk ve destek olduk. Ondan dolayı güçlü dostluklarımız var. Herkese de bunu tavsiye ederim . Özellikle okul arkadaşlığı çok önemli. Çabuk kalp kırıp çabuk ayrılmak acemi bir insanın düşüncesidir. Dostluklar öyle çok çabuk zedelenecek konular değildir.

Yeni bir nesil inşa edilecek olsa sinema, bu inşada nasıl bir yer tutar?

Türk televizyonları bunu yıllardır yapmadı. 1994 yılından beri televizyonlarda çalışıyorum. Türkiye toplumu eğitmek, toplumun psikolojisini, bir ilişki yaşantısını tarif etmek için herhangi bir yatırım yapmadı. Nerede çok para varsa o işleri yatırım yapıldı. Kendi kendine sanal yıldızlar yaratıldı ve onlara bir ton paralar verildi. En sonun toplum gittikçe eridi, eridi, eridi. Bunu televizyon yapmadı, sinema yapmadı, kimse yapmayınca da tabii ki ortalık simsarlara kaldı. Bunun sonuçları çekmek zorundayız maalesef ki çekeceğiz de. İşimiz zor.

Sektörün popüleritesini görüp, heyecanlanıp, bu sektöre atılmak isteyen genç arkadaşlara Engin Günaydın ‘ın tavsiyesi nedir?

Mesleğin ahlakı ve ilkeleri ile ilgili, evrensel kaideleri ve kuralları ile ilgili çizgiden dışarı çıkmasınlar. Akademik eğitim biliyorsunuz ki her meslekte var. Akademik eğitim bu alanda uluslararası entegrasyonu sağlamak içindir.Her mesleğin başka bir ülkede karşılığı vardır ve eğitim bu entegrasyonla sağlanır. Oyunculukta böyledir benim İran’daki bir oyuncuyla oyunculukla alakalı konuşacağım şeyler aynıdır, sorunlar aynıdır. Eğer bir oyuncu olmak istiyorsan evrensel kaidelerden akademik eğitimden dışarı çıkmamalıdır. Benim yaptığım tek şey bu. Ben parayla ilgili öyle çok karar vermedim. Zaten akademide para diye bir şey yoktur. Akademide eğitim ve entegrasyon vardır.

Ben gerçekten çok keyif aldım, sorduğum sorulara alabildiğim özgün ve doyurucu cevaplar da beni ayrı mutlu etti Engin bey. Kırmayıp bu röportaj için zaman ayırdığınız için de teşekkür ederim.

Ne demek ben de çok keyif aldım. Soruların beni açtı. Ben zaten çok konuşkan bir adam değilim. Soru sorulursa cevap veririm yoksa susarım 😀 . Röportajdan önce dediğim gibi soruların beni açtı gerçekten. Zaten bir şeylerle uğraşmak isteyen gençlerle tanışma gibi bir isteğim vardı. Burası da bir başlangıç olmuş oldu.

Engin Günaydın

Engin Günaydın

parasutlusupermen@gmail.com

Sevgi, saygı, ümitle kalın. Bol öğrenmeli günler…