NOT: Bu yazı bir roman özeti veya kritik değil, bir izlenimdir ve parça parça devamı gelecektir.

Charles Dickens – İki Şehrin Hikayesi Üzerine

Sanki usta bir oyuncunun, yüzlerce seyircinin karşısında oyunun en unutulmaz cümlesini kurmak için yüzündeki acı, tecrübe ve onurun yarattığı kuvvetli hissiyat ile göğsünü seyirciye dönüp sol elini havaya kaldırırken söylemeye başladığı ve yumruk yapıp yukarıdan kalbine doğru hafif kavisle aşağı indirdiğinde sonlandırdığı; belki de oyun sonrasında yüzyıllarca zihinlerde yankılanacak bir cümle ile başlıyor bu muazzam eser.

It was the best of times, it was the worst of times”

 Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü

Bana edebiyat tarihinin belki de en etkileyici giriş cümlelerinden biri olarak geliyor ve C.Dickens bu cümlenin devamıyla, kurgunun içinde yaşadığı atmosferin, romanın ruhuyla bütünleşmiş bir portresini çiziyor. İşte o muazzam girişin tamamı :

Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü .Hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, Aydınlık mevsimiydi, Karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana – sözün kısası, şimdikine öylesine yakın bir dönemdi ki, kimi yaygaracı otoriteler bu dönemin, iyi ya da kötü fark etmez, sadece ‘daha’ sözcüğü kullanılarak diğerleriyle karşılaştırılabileceğini iddia ederdi.

Eğer Fransız devrimi ve İki Şehrin Hikayesi ile ilgili ön bilgiye sahipseniz, bu giriş cümlesi size daha önce hiç yemediğiniz fakat ilk tadışınızla birlikte beyninizin zevk reseptörlerinde uzun soluklu uyarılara sebep olan muazzam bir meyveyi andırabilir.

Fakat Fransız Devrimi ve bu hikayeyle ilgili hiçbir bilgiye sahip değilseniz ve sabırsız bir okuyucu iseniz size belki de “ying yang” ikilemelerinden ibaret bir paragraf olarak da gelebilir. Eğer sabırla okumaya devam ederseniz, sanki edebiyatla hem dem bir savaş muhabirinin anlatışı içerisinde sürüklenirken nefes almak için başınızı kaldırdığınızda, giriş cümlesinin romanın atmosferinin bir portresi olduğunu düşünebileceksiniz.

Şimdi söyleyeceklerimi  hikayeyi hayal dünyanızda  biraz daha canlandırabilmek için vereceğim yoksa belki de bu yazıda en sıkılarak yazdığım paragraf. Okurken Fransız Devrimi sürecine şahitlik edeceğiniz üzere roman Charles Dickens’ın 1775 yılı girişiyle başlayıp devrimden sonra ilan edilen 1.Cumhuriyet’in ilk yıllarını da içine alarak devam ediyor. Genelde bu muazzam eseri suçsuz yere senelerce hapis yatan Dr. Manette’nin banka memuru Lorry ve doktorun kızı Lucie’nin çabalarıyla Fransa’dan Londra’ya getirilirken tesadüfen tanıştıkları, aslında Fransa’nın Evremonde soylularından olan fakat ailesinin halka davranış ve tutumlarından iğrendiğinden, uzakta kalmak ve tanınmamak için ismini Charles Darnay olarak değişteren karakterin, doktorun kızı Lucie ile evlendikten sonra meydana gelen Fransız İhtilali’nin hayatlarına etkisi olarak tanıtırlar. Fakat tamamen eksik diyemesem de belki de romanı kısaca anlatabilmek için “mecburen” söylenebilecek ve söylenmiş olan bu cümleler aslında içi muazzam bir evi sadece evin çevresindeki bahçe duvarının özelliklerinden bahsetmekle veya ev hakkında lokasyon bilgilerini bulabileceğiniz bir mobil map bildirisiyle anlatmakla neredeyse aynı.

İşte bu yüzden romanda sadece Lucie, Darnay ve Doktor’un yaşadıklarına odaklanmamak ve romanı sadece kurgularla meydana gelmiş bir olay örgüsü olarak görmemek, İki Şehrin Hikayesi ’nin içerisindeki atmosferi ciğerlerinize kadar çekmenize yardımcı olabilir.

Romanın sonlarına doğru gerilim arttığı ve asıl olan hikayenin Darnay’ın eski hizmetçisi posta müdürü Gabelle’yi kurtarmak için tüm tehlikelere rağmen gittiği Fransa’da esir alınmasıyla ve olayların Darnay, Lucie, Doktor ve Lorry etrafında dolaştığı genel kanı olsa da; olay örgüsü bu kısma bağlanana kadar kitabın tarihsel bir roman olmasından kaynaklanan muazzam tespit ve teşhisleri o kadar değerli görüyorum ki okurken bu tespit,tahlil ve teşhislerin bazen zihnimde hikayenin önüne geçmesinden dahi korkuyordum .

Belki bu cümleyi okuduğum diğer kitaplarla ilgili yazacağım yorumlarda da bol bol kullanacağım ama gerçekten bu değerli esere olaylardan bağımsız olmadan kozalite planında baktığımız da, eserde görebileceğimiz olgular bize bir roman okumaktan çok daha fazlasını sağlıyor.

Romanda sadece Fransız İhtilali’nde yaşanan, öncesi ve sonrası olaylar hakkında bir şeyler öğrenmiş olmuyorsunuz. Sadece zamanın soylu ve halk çatışmasını, Fransız köylüsünün durumunu veya soyluların ya da devrim sonrası köylülerin yahut avam tabakanın rol aldığı vahşetleri anlamakla kalmıyorsunuz.  Aynı zamanda kaybedilmiş öngörü ile kana susamış bir toplum psikolojisine şahitlik ediyor, eğitimsizliğin sebep olduğu fakat konjonktürün de tetiklediği yıkım odaklı anarşist halk hareketlerine dair can acıtıcı örneklere rastlıyorsunuz. Hatta ABD’nin pskinalizin önemini anladıktan sonra kitlelerin, daha doğrusu insanın kuvvetli dışavurumsal yıkıcı itkilere sahip olduğu inancıyla otorite etrafında itaatkar bireyler olmaları için hükümet programına dahi aldığı çalışmaların(tasvip edilir veya edilmez) aslında tarihin acı tecrübelerinden de beslenilerek iktidardakilerin korkularının haklı sebebi(muktedirlere göre) olduğunu anlamaya başlıyorsunuz.(Merak edenler için The Century of The Self-Adam Curtis).

Freud ve Lorenz ekolüne getirdiği eleştiriler ve yaptığı derin araştırmalarla ünlünen Eric Fromm’ un insanın yıkıcılığı üzerine kaleme aldığı makaleler; bu eserin gerçekçiliğinde sizi insanın sadece öldüren değil “kendi türüne kıyım yapan” tek primat olduğuna bir kere daha ikna olur hale getiriyor.(Merak Edenler İçin The Anatomy of Human Destructiveness-Eric Fromm). Eğer romanla da derin duygusal bağlar kurabiliyorsanız gözlerinizden birkaç damlanın elinizdeki soluk sarı sayfalara düşmesini şimdiden normal karşılayın.

Bir yazar için gerçekten zor olan “karakter” oluşturmanın dış dünyayı algılayabilme ve bunu derin hayal gücünde eritebilme kabiliyetiyle doğrudan ilgili olduğuna inananlardanım. Eğer karakter okuyucuya bir kaç duygu ve kavramın ceset giydirilmiş hali olarak gelmeye başlarsa ölümsüz karakterler ortaya çıkabiliyor. Bu üzerine ceset giydirilmiş karakterler, ruhlarına okuyucunun zihninde kavuşuyor ve okuyucu bu dünyadan göçene kadar , daha doğrusu o karakteri tanıyan son kişi kalana değin ölümsüzlüğünü koruyor. Ben romanda ana karakterleri tanımayı size bırakıyor ve aslında İki Şehrin Hikayesi hakkında söylenenlerde çok da rastlamadığım hatta bu nedenle de üzüldüğüm iki karaktere değinmek istiyorum. Onlar bu eserde duyguların cesede bürünmüş halleri; Sdney Carton ve Bayan Pross.  Ayrıca Pross karakterinin en fazla ön plana çıktığı sahnede ona eşlik eden Therese Defarge’a de değinmeden geçemeyeceğim.

Therese Defarge hikayede Bastille’in düşmesinde büyük rol oynayan, Şarapçı Defarge’ın eşidir. Kendisinin Charles Darnay’ın geldiği Avremonde soyuna beslediği kinin sebebine burada girmeyeceğim çünkü kitabı okurken ki heyacanınıza engel olmak istemiyorum. Romanı okuduğunuzda Therese Defarge’ın kininin , Avremonde ailesinin Darnay’dan bağımsız olarak gerçekleştirdiği, cinnet geçirtecek iğrençliklerden kaynaklandığını haklı olarak düşünebilirsiniz fakat T.Defarge ile bizlere gösterilen “sadece” bu değildir. Charles Dickens burada Therese Defarge ile adeta politik sebeplerle kavramları kullanabilen ve sadece kin, nefret ve menfi hareket anlayışıyla bütünleşmiş, kendi içinde diktatör bir tipi karakter haline getirmiş ve bize bunun sadece iktidar sahiplerinde değil halkın içindeki sıradan bireylerde de olabileceğini gözler önüne sermiştir.

Therese Defarge kontrolsüz nefretin romandaki temsilcisidir. Hatta eğitimsiz ve yıkım odaklı anarşist halk hareketlerinin karakter yapısını okumak adına zamanın toplumundan bir örneklemdir. Ben burada ne kendimin ne de Charles Dickens’ın daha çok devrim sürecinde yaşanan adaletsiz ve karanlık günleri ön plana çıkarıp soyluların devrimden önce halka çektirdiği işkenceleri meşru gördüğünü söylemiyorum. Sadece Dickens’ın özellikle günümüz toplumsal hareketlerde de çok rahat okuyabildiğimiz sığ,nefret odaklı ve üzerine toplumun kabul edebileceği ambalajları giymiş hareketlerin, mevcut yapıda bir değişiklik oluştursalar bile bunun kıyım ve adaletsizliği yok etmeyeceğini, sadece kıyıma ve adaletsizliğe uğrayanlarla bunları yapanların yerlerini değiştirebileceği gerçeğini ön plana çıkarmış olduğunu düşünüyorum.

Ayrıca roman, eğer Fransız İhtilali süreci ve süreç içerisindeki toplumsal hayatla ilgili ön bilgiye sahipseniz, Türkiye’nin yaklaşık 4-5 senedir içerisinde bulunduğu süreci doğru okumak için de toplum ve politik psikoloji üzerine ciddi doneler içeriyor.

Gelelim T.Defarge’yi öldüren Bayan Pross’a . Hikayede Lucie’ye adeta annelik eden, “kızı olsa bu kadar sever ya” tabirinin romanda karaktere bürünmüş hali. Sahiplenmenin, sevginin ve bu uğurda fedakarlığın romandaki temsili. Hikayenin başında kızı gibi gördüğü Lucie’ye başkasının fazlaca sevgi beslemesinden bile rahatsız olduğunu farkedince size biraz soğuk gelebilir Pross karakteri ki bana da öyle gelmişti. Romanla ilgili spoiler vermek gibi olacak fakat Pross karakterini anlatabilmem için şu sahneyi gözünüzde canlandırmanız gerekiyor.

T.Defarge Lucie ve ailesinin ellerinde kurtulmak için zorla oluşturulmuş son şansıda yok etmek ve belki de tüm aileyi giyotine götürmek için Lucielerin çoktan Fransa’yı terketmek için yola çıktığını bilmeden kaldıkları eve gider ve Lucie ile Doktor Mannet’i görmek ister. Pross’ta işte tam oradadır ve hiç Fransızca bilmemesine rağmen kontrolsüz nefretin romandaki temsili T.Defarge’ın niyetini anlar, belki de tek çıkar yolun O’nu oyalamak olduğunu düşünür. O yüzden sanki arkasındaki odada Lucieler saklanıyormuş da Pross onları Defarge’a göstermek istemiyormuş gibi hareket eder. Yoksa Defarge yola çıktıklarını anlayacak ve her şey berbat olacaktır. Şimdi de o sahneyi Charles Dickens’dan dinleyelim:

Bayan Defarge kapıya yürüdü, ama Pross onu bir çırpıda yakaladı. Sımsıkı tutuyordu. T.Defarge onun elinden kurtulamıyordu. (İki zıt kavramın vücuda büründüğü bu karakterleri burada karşı karşıya getirerek; hem karakterlerin romandaki duygusal temsiline dikkat çekiyor hem de sonuna belki de unutulmaz bir cümle ekliyor Charles Dickens)

Pross’un sevgisi ona çok büyük bir kuvvet vermişti. Zaten sevgi her zaman nefretten üstün değil miydiŞarapçının karısı Pross’un yüzünü tırmalıyor, saçlarını yoluyordu, ama Pross’un onu bırakma gibi bir düşüncesi yoktu. Sonunda T.Defarge yumruklamaktan vazgeçti, elini göğsüne atmıştı. Pross başını kaldırdı ve kadının elindeki silahı gördü. Bir patlama oldu çıkan duman Pross’un etrafını görmesini engelliyordu. Defarge yere yığılmıştı. Tüm bunlar iki saniye içinde olmuştu ve yer yüzünün en korkunç kadınının cansız bedeni yerdeydi.

Bu sahne okuyucu için Pross’un devleştiği andır. Fakat Pross bu romanda sadece büyük bir faciayı önlediği ve karakterlerin mutluluğu açısından dönüm noktasında görev aldığı için devleşmez. Sadece bu sebepten ona devasa bir anlam yüklemek biraz abartı gelebilir. Zaten öyle bir niyetimde yok. Fakat bu, onun hikayenin akışını değiştiren kişi olduğunu değiştirmiyor ve hikayelerin akışını değiştiren karakterlerin her zaman devleştiği anlar vardır ve bu onları unutulmaz kılar. Ama ben size başka bir şeyden bahsedeceğim.  Romanda bazı kavramların çatışmasını görmekteyiz. Onlarca kavram arasında sevgi ve nefret kavramlarınında çatıştığına ve çoğu zaman hikayenin duygusal merkezine oturduğuna  şahit olmaktayız. İşte Pross’u unutulmaz ve unutulmaması gereken bir karakter kılan romandaki çatışan önemli kavramlardan ikisi olan sevgi ve nefretin başrolünde olmasıdır.

Şimdi gelelim Sdney Carton’a.  Carton içkiye düşkün, dağınık bir hayata sahip, kendisini sürekli kötü, hayatında hiç iyi bir şey yapmamış biri olarak gören, yeteneklerine rağmen kendisini kalitesiz bir hayatın içerisine hapsetmiş biridir. Fakat S.Carton romandaki zeka ve fedakarlık kavramlarının vücut bulmuş halidir. Tabii ki de hikayedeki olaylar ana karakterin çevresinde döner fakat kimi zaman olayların çevresinde dönmediğini düşündüğünüz bir karakter gelir ve olayları diğer karakterlerin çevresinde döndüren etkiye sahip olur. S.Carton tam da böyle bir roman karakteri. Kurgunun gidişatını değiştiren bu karakter, aslında size en  çok anlatmak istediğim kişi. Fakat ben anlatmaktan vazgeçiyorum. Çünkü bu muazzam eserle alakalı sizlere spoiler vermek zorunda kalacağım. Asıl istediğim bu muazzam eser içerisinde duygularınızla bilinçli bir şekilde kaybolmanız. O yüzden sizlerden zaman ayırıp bu eseri okumanızı bekleyeceğim. Sürem iki hafta. Bir hafta sonra sizlere Sdney Carton’la ilgili spoiler kaygısı gütmeden bir yazı yayınlayacağım. Görüşmek üzere.


İki Şehrin Hikayesi

parasutlusupermen@gmail.com

Sevgi, saygı, ümitle kalın.